OKULUM

1/2/2008 · Kategori: oyku

OKULUM

Ceren okulun çok sıkıçı

 

olduğunu düşünüyordu.Evdeki herkes cerenin okula gitmesini istiyordu.
ceren.
-Okuda canım çok sıkılır.dedi.
annesi
-Okula gitmezsen hiçbirşey öğrenemezsin.
Ne kadar uğraştıylarsa da cereni okula gönderemediler.Ceren büyüdü.24 yaşına geldi.okula gitmediği için kendini çok şanslı sanıyordu.cerenin bir iş yeri vardı.yarın toplantıya gidecekti.ceren çok heycanlıydı.ceren hep iyiki okula gitmemişim.diyordu.toplantı günü geldi ceren sabah erkenden kalktı.elini yüzünü yıkadı.kahvaltısını yaptı.hazırlanıp evden çıktı.otobüse binmesi gerekiyordu.ama ceren okula gitmetiği için okuma yazma bilmiyordu.cerenin okuma yazma bilmediği için yüzü kızardı.ama ceren rezil olmak istemiyordu.o yüzden toplantıya yürüyerek gitmek istedi.ceren toplantıya gittiğinde çok yorgundu.müdür herkese kağıt kalem verdi.yazılar yazdırdı.müdür cerenin kağtını bomboş görünce çok sinirlendi.cerenin yüzü kızardı ve utantı.okula gitmediği için çok pişmandı.müdür cereni işten kovdu.ceren hemen okuma yazma öğrenib işe geri döndü.çok mutlu oldu.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

katı yürekli zengin

30/1/2008 · Kategori: oyku

Katı Yürekli Zengin

Katı Yürekli ZenginAyna ayna, güzel ayna
Ayna ayna, şeker ayna
Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana

 

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya

 

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstümçiçekleri, menekşeler, sünbüller birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

 

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

 

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güleryüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

 

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiçkimseden hoşlanmadığı için hiçkimse de ondan hoşlanmazmış.

 

Birgün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

 

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

 

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

 

- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

 

Dilenci elini uzatarak;

 

- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

 

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:

 

- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

 

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

 

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

 

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

 

Birgün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

 

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

 

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

 

- Ne var, ne oluyor?

 

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

 

- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiçkimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

 

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

 

- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

 

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş

 

 

 

EĞER BU MASALLARI SESLİ DİNLEMEK İSTERSENİZ   www.masaldinle.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

yaralı güvercin

30/1/2008 · Kategori: oyku

                                                                    yaralı güvercin                                                                  

 

 

Ali bahçeye oynamaya çıktı. Canı çok sıkılıyordu. Aklından “Bir arkadaşım olsa da oynasam !” diye geçirdi. Bu sırada önüne bir şey düştü. Ali önce korktu. Sonra düşen şeye doğru baktı. Bir de ne görsün? Bu bir güvercindi.

 

Zavallı kuş yaralıydı. Kanadı kanıyordu.

 

Ali kızarak “Kuşlara taş atan yaramaz çocukların işidir bu!” dedi.

 

Güvercin çırpınıyordu. Ali’nin başına şimdiye kadar böyle bir şey gelmemişti. Yaralı bir kuş nasıl iyi edilir, hiç bilmiyordu. Aklına dedesi geldi. “Dedem bilir; onu çağırayım” diye düşündü.

 

Hem dedesi ona ikide bir “Ben her şeyi bilirim. Çünkü yaşlıyım. Şimdiye kadar çok şey gördüm, duydum ” demez miydi?

 

Gerçekten Ali’nin dedesi yaralı bir güvercinin tedavisini biliyordu. Önce kuşun kanadını temizledi. Yaralı yere ilaç sürdü. “Şimdi işimiz beklemek. Ya ölür, ya yaşar ” dedi.

 

Bir yandan da güvercini avuçlarına aldı. Sonra ona dikiş sepetini boşaltıp rahat bir yatak yaptı.

 

Ali dedesine “Ne olur dede, güvercin benim yanımda kalsın!” diye yalvardı.

 

Ali o gece sabaha kadar uyumadı.Güvercinin başında bekledi.

 

Sabah oldu. Horoz uzun uzun öttü. Ali biraz dalmıştı ki yerinden sıçradı. Hemen güvercine baktı.

 

Güvercin ayağa kalkmış, gagasını “tak tak ” diye sepete vuruyordu.

 

Dede de merak edip koştu. Manzarayı görünce çok neşelendi.

 

- “İyice iyileşti. Çünkü karnı bile acıkmış” dedi.

 

Ali mutfağa gidip kuru ekmek getirdi. Ekmekleri ufalayıp güvercine yedirdiler. Güvercin keyifle ötmeye başladı.

 

Ali ile dedesi sevinçle kucaklaştılar. Artık Ali’nin yeni bir arkadaşı vardı.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

fare ile deve

30/1/2008 · Kategori: oyku

Fare ile Deve

Fare ile DeveBir fare bir devenin yularını eline almış; kibirle “Durma, yürü bakalım” demiş.
Uysal deve yürümeye başlamış. Fare de kendini pehlivan sanmış.

 

Deve farenin düşüncesini anlamış ve içinden “Sabret, şimdi ne olduğunu görürsün ” demiş.

 

Birlikte yürümüşler. Gide gide ancak bir filin geçebileceği büyük bir nehre gelmişler. Fare orada durakalmış.

 

Deve “Ey şamatacı arkadaşım! Niye durdun? Neden şaşırdın? Hadi nehirde yürü bakalım. Sen benim kılavuzumsun. Hadi hızlı yürü” demiş.

 

Fare “Ya nehrin suyu derinse, batıp boğulmaktan korkarım” diye cevap vermiş.

 

Deve “Ben suyu bir kontrol edeyim” diyerek hemen suya yürümüş ve ayağını daldırmış. Sonra “Su dize kadar. Niçin böyle şaşırdın? Aklın başından gitti!” diye sormuş.

 

Fare “Bana ejderha olan sana karınca gibi gelir. İki diz arasındaki fark açıkça belli. Su senin dizine kadarsa, benim başımı yüz arşın geçer” demiş.

 

O zaman deve “Öyleyse bir daha böyle küstahlık etme. Yoksa çok sıkıntı çekersin. Kendin gibi farelere karşı kibirlen” demiş.

 

Fare “Çok pişman oldum. Özür dilerim. Sudan geçmek için bana yol gösterir misin?” deyince deve acıyıp “Haydi hörgücüme sıçra” demiş.

 

Fare devenin hörgücüne sıçramış ve birlikte nehrin karşı kıyısına geçmişler.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!